Array
Geri git   GençMekan > EĞİTİM | ÖĞRETİM > Tarih > Yakın Tarih


Adnan Menderes Dönemi


Konuya Davet EdilenLeR

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28-08-2007, 10:25 PM   #1 (permalink)
Mezarkabul

 
AlmorA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Bilgileri
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Kaf Dağının Ardında
Yaş: 33
Mesajlar: 28.228
Bahsedildi: 11 mesajda
Davet edildi: 4 konuda
Rep Durumu
Tecrübe Puanı: 1504
Rep Puanı: 30809
Rep Derecesi:
AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.
Standart Adnan Menderes Dönemi

1950-1960 yılları arası Türk Siyasi Tarihi açısından son derece önemli olaylara sahne olmuştur.Bu dönem faal olarak çok partili siyasetin uygulanmaya çalışıldığı ilk dönemdir.Bu yüzden çok hassas ve zor bir dönem olmuştur.Bu dönemde Adnan Menderes başkanlığında Demokrat Parti hükümeti görev yaptı.

Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı Adnan Menderes’in başbakan olarak iktidarları 10 sene devam etti. CHP iktidarı DP’ye devrederken Merkez Bankası’ndan 280 milyon dolarlık döviz rezervi vardı. DP ithalatı serbest bıraktı. Lüzumsuz birçok mal mesela çeşitli markalarda otomobiller kamyonlar ve traktörler memleketimize sokuldu. 1954’de döviz rezervi sıfıra indi. Karaborsa başladı.

1950 - 1960 arasında Adnan Menderes memlekette bir takım yatırımların yapılması ve Türkiye’nin biran evvel kalkınması için büyük çaba gösterdi. Döviz yokluğuna rağmen borç alınarak bir kısmını özel sektörün gerçekleştirdiği birçok yatırım yapıldı. İstanbul’da imar hareketleri başladı. Ancak ekonominin bozulması bu çalışmaların devamına fırsat vermedi.

Ekonomik duruk kötüye gittikçe CHP daha sert muhalefet yapmaya başladı. Bir taraftan ekonomik sıkıntı diğer taraftan CHP/DP mücadelesi her şeyi unutturdu. Ortaya "Vatan Cephesi" çıkarıldı tahkikat komisyonları kuruldu. 1960’da sıkıyönetim ilan edildi. Harp Okulu yürüyüş yaptı.

1955 yılından sonra başbakan Adnan Menderes'e karşı olan güven sarsılmaya başladı.3-4 yıl içinde de bu güven tükenme noktasına geldi.Muhalefetin yoğun baskısı dış politikada izlenen yanlış yollar ekonominin kötüye gidişinin engellenememesi ilk yıllarda Menderes'e tapan ve oylarını onun için kullanan Türk halkının güvenini iyice azaltmıştır.

Bütün bunların sonucunda 27 Mayıs sabahı Silahlı Kuvvetler adına radyodan yayınlanan bildiride "Bu gün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son mühessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır." ilanıyla Demokrat Parti'nin ve Adnan Menderes'in görevlerine son verilmiş DP hükümeti tasfiye edilmiştir.Bunun sonucu olarak da hapis cezaları ve idamlar gerçekleşmiştir.





Adnan Menderes zamanındaki Türkiye’den bahsedebilmek için ilk olarak Adnan Menderesin kim olduğunu ve demokrat partiyle olan ilişkisini çözmemiz gerekir.

HAYATI:

Adnan Menderes 1899 yılında Aydın’da doğdu.Babası İzmirli Katipzade İbrahim Ethem Bey annesi Aydınlı Hacı Ali Paşazadeler’den Tevfika Hanım’dir. Anne ve babasını küçük yasta kaybetti.Onu anneannesi büyüttü.Tahsil hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başlayan Adnan Menderes Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için çeşitli mercilere müracaat etti.Müracaat ettiği makamların birinin başında Celal Bayar vardı.Bayar’la böyle tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Adnan Menderes Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı.Aydın’da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ay yıldız Çetesi’ni kurdu.Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katildi.Savaştan sonra İstiklal Madalyası aldı.
Ali Fethi Okyar tarafından 1930 senesinde kurulan ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın teşkilatını kurarak başkanı oldu.Bu parti kapatılınca CHP’ye girdi ve 1931 yılında bu partiden Aydın milletvekili seçildi.
1945 senesine kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes o yıl Saraçoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu tasarısını şiddetle tenkit ederek komisyondan istifa etti.Partide yaptıkları muhalefetten dolayı bir süre sonra Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin Kurulu tarafından 12 Haziran 1945’te ihraç edildiler.
Celal Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti.Artık sıra Demokrat Partinin kurulmasına geldi.

DEMOKRAT PARTİ:

1945’lerde dünya demokrasiye doğru gidiyordu.7 Haziran 1945’te meclis murakabesinin anayasanın reddine uygun şekilde müessir hale getirilmesi siyasi hak ve hürriyetlerin anayasanın manasına uygun şekilde genişletilmesi parti çalışanlarının bu esaslara göre düzenlenmesi maksadıylaCHP grubuna İzmir Milletvekili Celal Bayar İçel Milletvekili Refik Koraltan Kars Milletvekili Fuat Köprülü ve Aydın Milletvekili Adnan Menderes tarafından bir takrir verildi. Dört imza taşıdığı için bu takrire “Dörtlü Takrir” adı verilmiştir.

Bu takrir hakkını Celal Bayar “Çankaya’da İnönü’nün başkanlığında toplantılar yapıldığını işitiyorduk.Bu toplantılarda takririn reddedilmesi ve imza sahiplerinin grupta hırpalanması uygun görülmüş olduğu kulağımıza gelmişti.[1]” Takrir 12 Haziran 1945’te görüşüldü. Bu konuşmalar sırasında takrir sahiplerine hareket derecesine varan şiddetli hücumlar yapıldı. Rasih Kaplan Bayar’a Saffet Arkanprülüye hücum etti. Takrir sahipleri bilhassa Adnan Menderes’in takririni izah etti. 7 saat süren takrir sahiplerine hareketle dolu bir görüşmemeden sonra Saraçoğlu kürsüye geldi. Halk Partisi’nin takrirde yazılı olduğu şekilde ıslaha muhtaç olmadığını partinin esasen demokratik esaslara dayanmış olduğunu anlattı. Tavsiye ederim arkadaşlar takrirlerini geri alsınlar.(Bu esnada bazı milletvekilleri: Onlar bizim arkadaşlarımız değillerdir diye bağırdıkları duyuldu.)

Bunun üzerine Bayar sert bir sesle “Biz verdiğimiz takriri geri alacak insanlar değiliz.” diyordu.

Takrir oylandı ve 4 takrir sahibine karşı grubun büyük oy çoğunluğu ile reddedildi. Redde gerekçe olarak önergede istenen tüzük değişikliği kurultayda; “kanun teklifleri de Mecliste verilecek tekliflerle gerçekleştirilir grupta görülmesinde imkan yoktur.” denilmiştir.

Dörtlü takririn reddinden sonra Adnan Menderes ve Fuat Köprülü fikir ve düşüncelerini Vatan Gazetesi’nde yazdılar.Bu durumda Dörtlü Takrir sahipleri yeni bir parti kurma fikrinde ve kararında değillerdi. Nitekim Celal Bayar Milliyet Gazetesi yazarlarından Abdi İpekçi’ye her hafta “Konuk Köşesi” nde “Yeni bir parti düşüncemizde o vakit yoktu. Ben kendi hesabıma söylüyorum.Diğer arkadaşların hesabına söyleyemem. Parti içinde CHP’yi normal bir parti haline getirmek için mücadele edecek[2]”diyordu.

Vatan Gazetesi’ndeki Dörtlü Takrir istikametindeki neşriyatı ve Meclisteki konuşması üzerine 21 eylül 1945 Cuma günü CHP Genel Başkanlık Divan Şükrü Saraçoğlu’nun başkanlığında saat 17.00’da toplanarak Adnan Menderes ile Fuat Köprülü’nün oybirliği ile CHP ile ilgilerinin kesilmesine kara verildi. Celal Bayar Dörtlü takrirden sonra Basın Kanunun 17 ve 50. maddesinin tadili hakkında TBMM’ye bir takrir vermiştir.Bu teklifte oybirliğiyle reddedildi.

Bayar partisinden ihraç edilen iki arkadaşıyla beraber olduğunu söyleyerek 26 Eylül 1945’te aynı şekilde CHP den ihraç edildi.

Bundan sonra Celal Bayar Refik Koraltan Fuat Köprülü ve Adnan Menderes tarafından yeni parti kurulma çalışmalarına hız verildi ve 7 Ocak 1946 da Demokrat Parti kuruldu.

DP Demokratik hak ve hürriyetlerin tam ve kamil manasıyla gerçekleştirileceğini ifade ediyor siyasi hak ve hürriyetlerin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun gerektirdiği genişlikte kullanılacağı özel teşebbüse önem verileceği belirtiliyordu.

DP Genel Başkanlığına gizli oyla Atatürk’ün yakın arkadaşı ve son Başvekil Celal Bayar getirildi.

Demokrat Parti’nin kuruluşu üzerine Celal Bayar bir basın toplantısı yaptı. Bu toplantı çok büyük ilgi gördü.Kuruluş anından itibaren basının büyük kısmı partiyi tanıtma hususunda adeta birbirleriyle yarış halindeydiler.Halbuki demokrasiye geçiş aşamasında kurulan ilk parti “Milli Kalkınma Partisi” idi. Bu partiye aynı alaka gösterilmemişti. DP bütün yurtta büyük sevgi ve alaka ile karşılandı.Hızla gelişti. Kurucular her gittikleri yerde büyük ilgilerle karşılaşıyorlardı. Bu alaka ve sevgi “iktidar partisine olan bıkkınlıktan muhalefet partisine olan arzudan doğma” diye izah edilemez. Çünkü DP’den 6 ay önce kurulan Milli Kalkınma Partisine aynı alaka gösterilmemişti. Bu alaka ve sevginin nedenini kurucularına karşı duyulan sevgi ve güvende aramak lazımdır.

Bu büyük sevgi ve güven tezahürünün Sayın Bayar’ın Terakki döneminde İzmir Katibi mesulü olarak yaptığı hizmetlerde Kuva-yi Milliye’yi öven sözlerinin hafızalarda bıraktığı izin devamında; gene Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik mimarı oluşunda İş Bankası’nın kurucusu olmasında Atatürk’ün yakın arkadaşı ve son Başbakanı olmasında basiretli ve temkinli hareketlerinde aramak gerekir.

DP’nin gelişmesi çok süratli seyrediyordu. Ankara’da DP’nin kurulduğunu Anadolu Ajansı verdiği halde diğer vilayetlerde kuruluşundan bahsetmiyordu. Bu hızlı gelişmeden CHP tedirgin olmağa başladı.Bu konuyla ilgi Bayar Başvekilim Menderes isimli kitabında şöyle söylüyordu.”İktidar yeni bir partinin hızla gelişmesinden tedirgin olmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra CHP memleketi 23 bölgeye bölerek her birine parti müfettişi gönderdi.Bu parti müfettişleri gittikleri bölgelerde Halk Partisi’nden DP’ye başlayan akını durdurmaya illerde devlet idaresini DP’ye karşı kullanmaya çalışıyordu. Buna rağmen gayretler boşa gidiyordu. DP bütün Türkiye sathında yıldırım gibi gelişmeye devam etti.”

Basın yoluyla da DP’nin önü kesilmeye çalışılmıştır. Mesela Ulus Gazetesi Fransız İhtilalinden örnekler vererek DPlileri tehdit ediyordu. Bayar’ın cevabı ise şöyle olmuştur”Bugün büyük titizlikle dikkat ettiğimiz husus Halk Partisinden gelmiş olursa olsun iktidar elindeki kuvvetlerle nasıl manevralara girerse girsin DP olarak kendi çizgimizden dışarı çıkmamak olmuştur. Bu çizgi yukarıda belirttiğim gibi memlekette vatandaşın huzurunu sağlamak için kanun yolundan sapmamak sertliğe sertlikle cevap vermemekiktidarın tuzaklarına düşmemektir.[3]”

DP İKTİDARI:

On yıllık DP egemenliği genel seçimlerle üç alt döneme ayrılır.Bu seçimlerde uygulanan çoğunlu sistemiiktidar partisinin TBMM de (oyların yarısından biraz çoğuyla sandalyelerin yüzde doksan küsürü gibi) sandık sonuçlarından çok daha fazla temsil edilmesi sonucunu vermiştir.

DP’nin sınıfsal niteliği ve kimin çıkarlarına hizmet ettiğideğerlendirme yapanın bakış açısına göre değişen pek tartışmalı bir konudur. Siyasal liberalizm terimleriyle bunun tek-partili otokrasisine karşı yükselen bir halk hareketi olduğu ortaya sürüldüğü gibi memleketi kapitalist ve emperyalist bloğa temsil eden bir egemen sınıflar(büyük toprak sahipleri ve ticaret burjuvazisi) koalisyonu olduğu da iddia edilmiştir.Bu savların her ikisinde de gerçek payı vardır. Yadsınmayacak olan bu dönemde Türkiye’nin o zamana kadar görülmemiş bir gelişme içine girmesidir. Üretim artmış milli gelir yükselmiş karayolları barajlar vb. şeyler yapılmıştır. Buna bağlı olarak köy enstitüleri baltalanmış olmasına karşın eğitimde de kurum öğretmen ve öğrenci sayıları bir kat artmıştır. Silahlı kuvvetler sağlanan dış yardım sayesinde eskisinden çok daha fazla güçlenmiş. (Zaten DP’nin bir askeri darbeyle yıkılışında subaylara bu maddi güçle orantılı bir yaşam düzeyi sağlanmamasının büyük etkisi olmuştur.)

DP iktidara geçince Celal Bayar cumhurbaşkanı Adnan Menderes başbakan Refik Koraltan da TBMM başkanı olmuştur. Celal Bayar cumhur başkanı seçilir seçilmez DP genel başkanlığından istifa etmiş ve parti genel idari kurulu onun yerine Adnan Menderesi genel başkanlığa getirmiştir.

Hükümetin programında anti-komünizm teması işlenirken gericilikte bir komünizm taktiği olarak tanımlanmıştır. Aslında son CHP hükümetleri dine baskı diye görülen bazı noktalarda ödünler vermeye başlamışlardı. DP çoğunlukla yeni TBMM de 16 Haziranda oybirliğiyle Arapça Ezan yasağını kaldırarak bu yolda bir adım daha attı. 14 Temmuzda ise bir genel af yasası çıkararakeskiden işlenmiş hemen bütün suçlar bağışlandı.

DP iktidarının ikici ayı olan 1950 Temmuzunun başlarında dış ticarette geniş çaplı bir liberasyona gidildi; aynı ayın sonlarında Kore’ye 4500 kişilik bir tugay gönderilmesine karar verildi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kuzey Kore’nin Güneye saldırmasına karşı konulmasını kararlaştırmıştı. Türk hükümeti ise böyle bir jestle NATO’ya kabul edilmemizi kolaylaştırmak istiyordu.( Nitekim ertesi yıl 12 Ekim 1952 de NATO’ya çağırıldık; antlaşmanın TBMM’ce onaylanması 16 Şubat 1952.) CHP muhalefeti bunu bir başarı olarak karşıladıancak TBMM kararı olmadan savaşa girmenin yanlışlığı konusunda biçimsel bir itirazda bulunmakla yetindi.

Bu arada 29 Haziran 1950’de CHP 8. Kurultayı topladı ve İnönü’yü yeniden Genel Başkanlığa seçti. Genel Sekreterliğe ise onun istediği gibi Nihat Erim getirilmedi; kurultay bu mevkiye partinin çağdaşlaştırma akımının öncüsü olan Kası Gülek’i seçti

1950-54 döneminde iktidar-muhalefet ilişkisi partilerin rolleri değişmiş olarak tıpkı önceki 1946-1950 döneminde olduğu gibi siyasal özgürlükle ilgili çatışmalar halindedir. 1950 ye gelindiğinde CHP 27 yıllık”devlet partisi”idi. Bu süre boyunca partiye hazineden birçok mal-mülk vb. kaynak aktarılmıştır. Bu geniş varlığın ana muhalefete siyasal mücadelede haksız bir avantaj sağladığını ileri süren iktidar 1953 sonunda CHP’nin haksız iktisaplarının hazineye devri” ni öngören bir yasa çıkartıp uygulamaya koyuldu. Bu halk evlerinin sonu anlamına geldi. DP muhalefetteyken en çok eleştirildiği noktalardan biri radyonun hükümet tarafından parti propagandası olarak için kullanılmasıydı. Oysa iktidara geçtikten sonra oda devlet radyosunu kendi tekeline almakta gecikmedi.

DP gerek siyasi gerekse ekonomik anlamda liberal bir platformla iktidara gelmiştir. 1950-54 döneminde bu imajı korumaya genel olarak başarmışsa da radyo gibi bazı konulardaki tutumu DP liberalizminin sınırlarını ortaya koymuştur.

DP yasal çerçevedeki anti-demokratik öğeleri ayıklamayı vaat etmişti. Gerçekten bu yönde bir takım çalışmaları olmuş; ama özellikle basına karşı hoşgörülü davranmayı başaramamış eleştirilmeye dayanamamıştır. Daha 1951 de resmi ilanlar kararnamesi çıkararak gazeteleri hükümetin takririne göre ödüllendirmek yada cezalandırmak olanağını elde etmiştir. 1953 temmuzunda yapılan bir Ceza Kanunu değişikliğiyle de bakanların basında küçük düşürülmesine karşı yaptırımların uygulanması adeta otomatik hale getirilmiştir. 1954 seçimleri öncesinde de Basın Kanunu tadil edilerek ispat hakkı tanınmaksızınbasına karşı hükümetin konumu güçlendirilmiştir.

CHP iktidarı tarafından İkici Dünya Savaşı sonlarında başlatılan Batıya yaklaşma politikasını DP de sürdürmüştür ve az önce deyindiğimiz gibi NATO’ya kabul edilmekle başarıya ulaşmıştır. Ancak DP’nin Batıcı dış siyaseti bununla kalmamış ABD’nin isteğiyle Yakın Doğu ve Balkanlarda yeni pakt arayışlarında bulunmuştur. Bu dönemde Türkiye Arap dünyasına İngiliz ve Fransızlara karşı baş gösteren bağımsızlık hareketlerini desteklemediği gibi İran’da da Musaddık’ın petrolü millileştirme yolundaki girişimlerine cephe almıştır. DP hükümeti Irak ve Pakistan’daki Batı uydusu rejimlerle işbirliğine başlamış Yunanistan ve Yugoslavya ile de birçok ortak savunma antlaşması imzalamıştır.Yakın Doğudaki bu çabalar ileride Bağdat Paktı’nın imzalanmasına varacak Balkanlardaki çalışmalar ise Stelin’in ölümünden sonraSovyetlerin Yugoslavya’ya karşı tutumunun yumuşaması nedeniyle geniş ölçüde boşa çıkacaktır. 1954 yılının başlarında cumhurbaşkanı Celal Bayar ABD ye gidip bir buçuk ay kalmıştır.

Uluslar arası ekonomik ilişkilerde de kalkınma için gerekli yatırımların hiç değilse bir bölümünü dış kaynaklardan sağlamak amacıyla 1950-54 döneminde bir dizi önlem alınmıştır.Daha 1950 yılının Ağustos ayı başlarında kurulan Türkiye Siyasi Kalkınma Bankası ekonominin finansmanı için yabancı sermayeden de yararlanma arzusunun bir sonucuydu. DP iktidarı 1951 ve 1954’te yabancı sermayeye giderek daha elverişli çalışma koşulları sunan teşvik kanunları çıkarmıştır. Ayrıca petrol arama konusunda da yine yabancı sermaye çekmeye yönelik özel bir yasa düzenlemesi yapılmıştır.

DP’nin ekonomi politikasıCumhuriyetin başından beri uygulanan devletin yardımıyla özel girişimi geliştirme stratejisinin devamıydı. Ancak 1930’larda dünya konjonktürünün zorlamasıyla uygulanan devlet işletmeciliği yerine dolaylı devlet desteği sağlanmak isteniyor hatta kamu ekonomik kuruluşlarının özel mülkiyete devri tasarlanıyordu. Oysa bu niyetler gerçekleşmemiş ve DP iktidarı boyunca devletin ekonomik yaşamdaki doğrudan payı azalmıştır.

Türkiye Sanayi kalkınma Bankası örneğinin gösterdiği üzere kalkınmada endüstrileşme gereği vurgulanmaktaydı. Fakat DP’nin ilk yıllarındaki ekonomik başarıları endüstriden çoktarım alanında olmuştur.”Adnan Menderes gerçekten toprağı iyi etüt etmişti. Anatomisini fizyolojisinisevgisinidertlerini ihtiyaçlarını diyebilirim ki Menderes kadar toprağı iyi tanıyan ikici bir devlet adamı mevcut olmamıştır. Bu bilgisiyle çok övünürdü.[4]” İktisatçılar 1949’un kötü hasadından sonra 1950 ve 1951’in iyi hasatlarını DP için büyük şans saymaktadırlar.”Onun (Menderes) kadar Türkiye’yi iktisadi bakımdan istiklale kavuşturacak konuları bilenonun kadar nüfuzumuzun yüzde seksenini teşkil eden çiftçi kitlesinin acılarını yokluklarını dertlerinisıkıntılarını anlayan ve bunların çarelerini iyi analiz eden bir başka devlet adamı o günlerde yoktu.[5]” Gerçekten uygun iklim koşullarına CHP iktidarının savaş sırasında biriktirdiği döviz ve altın yedeklerinin ve artan ABD askeri ve ekonomik yardımı bir araya gelince 1950-54 döneminde hızlı bir ekonomik gelişme olmuştu. Fakat sonraki yıllarda bu temponun sürdürülmeye çalışılması DP’yi büyük zorluklarla karşı karşıya getirecektir.

1954 seçimlerinde CHP üç ilde (Malatya Konya ve Sinop) CMP ise bir ilde (Kırşehir) çoğunluk sağlayabilmiş geri kalan illerde DP kazanmıştı. Yenilenen DP iktidarının ilk işlerinden biri muhalefete oy veren illeri cezalandırmak olmuş; Malatya ikiye bölünerek birde Adıyaman oluşturulmuş Kırşehir ise ilçeliğe indirilmiş.

Yeni DP iktidarı bu dönem başında memurlara karşı bir dizi önlem almıştır. Bunların başında emeklilik için gerekli en az hizmet süresini 30 dan 25 yıla indirmesi ve emekliye sevk kararına itiraz yolunun kapatılması gelmektedir.Getirilen bu hükümler o vakte kadar özel güvencelerden yararlanan YargıtayDanıştay ve Sayıştay üyeleriyle üniversite profesörlerini kapsamakla bu kurumların bağımsızlık ve özerkliğini zedelemekteydi. Kısa bir süre sonra çıkarılan başka bir yasayla da bütün kamu görevlilerinin bağlı oldukları teşkilat emrine alınarak görevden uzaklaştırma olanağı yaratılmıştır. Yargıç ve profesörlere de uygulanabilen bu yasayla herhangi bir memur işinden alınıp altı ay süreyle kendine açık maaş ödendikten sonra yeni bir göreve atanmazsa kendiliğinden emekliye ayrılabiliyordu. Bütün bu işlemler sonunda yargı denetimi yolları tıkanmıştı:”Bu kanun gereğince ittihaz olunacak vazifeden uzaklaştırma karar ve muamelelerinden dolayı bu muameleyi tatbik eden idare ve şahıslar aleyhinde hiçbir idari ve adli kaza merciine müracaat olunamaz.”Muhalif gazeteciler çeşitli mahkeme kararlarıyla uzun süreli hapis cezalarına mahkum edilerek tutuklanmışlardı. Hakim teminatının olmayışı yargı bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırmıştı.(Ancak 1960 sonrası deneyimleri yargıçların her türlü güvenceleri olsa bile yasa metinlerini yorumlamaktabaştaki hükümetten etkilenmelerinin kaçınılmaz olduğunu gösterecektir!)

Bu dönemde bir ekonomik sıkıntı başlamış ve bir deliberasyon politikası uygulamaya konulmuştur. Dış ticaret rejimi sıkı kayıtlar altına alınmış; ödemeler dengesi açığını kapatmak için ABD’den ek krediler istenmiş ama reddedilmiştir. Hükümet şeker ve çimento fabrikaları başta olmak üzere çeşitli sanayi tesislerinin temellerini atmak ve bu törenlerin yurt çapında propagandasını yapmak suretiyle halkı çekilen sıkıntıların yakında üstesinden gelineceğine inandırmaya çalışmıştır.

Hoşnutsuzluğun yayılması DP örgütü içinde de yankılar uyandırmıştır. Genel düzeydeki başkaldırı ve partiden çıkarılanların yanı sıra kabinede bile anlaşmazlıklar doğmuş 1955 nisanında Fuat Köprülü Dışişleri Bakanlığından ayrılmıştır. Aynı yılın güzünde ispat hakkının tanınmasını savunan 19 DP millet vekilinin yarısı partiden atılmışgeri kalanları da kendiliğinden istifa etmişlerdir. Ekim ayında yapılan 4. büyük kongreden sonra kasımdaki bir DP meclis grubu toplantısında kabaran eleştiri dalgası karşısında Adnan Menderes ancak bütün bakanlarını feda ederek kendi başbakanlığını kurtarabilmiştir.

Bu bunalımın temelinde iç politikada tutulan baskıcı yol kadar birbiriyle bağlantılı olarak ekonomik sıkıntıların ve dış ilişkilerdeki başarısızlıkların yarattığı tepkilerde bulunmaktadır. 1954-57 döneminin en başında Menderes ABD’ye resmi bir ziyaret yapmışfakat oradan sağladığı ekonomik yardım yetmediği için ardından Federal Almanya’ya gitmiştir. Bundan böyle ABD’nin yanı sıra Federal Almanya’nın Türkiye’nin kalkınmasına destek olacağı umulmaktaydı. Bu dış geziler 1954 güzünde cumhurbaşkanı Bayar’ın 1955 ilkbaharında da Menderes’in Yugoslavya’ya ziyaretleri izledi. Ama Yugoslavya’nın Sovyetler Birliğiyle arası düzelince Balkanlarda istenen yakın işbirliği sağlanamadı 1955 Şubat ayı sonunda Balkan Paktı’nın kurulması gerçekleştirildi. Geri kalan Arap dünyasının kızgınlığına karşın 1955 Şubat ayı sonlarında Irak Türkiye ile bir pakta girdi. İran da olumlu bir tavır takındı. Böylece CENTO Paktı doğmuş oldu.Yunanistan’ın bu durumu ilhak etmek istemesi sonucunda Türkiye sert bir çıkış yaptı ve uluslar arası bir sorun alevlendi.

6 Eylül 1955 günü bir İstanbul gazetesinde yunanlıların Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba attıkları haberi yayımlanınca İstanbul Rumlarına ve Yunanistan temsilcilerine karşı geniş ve taşkın bir halk hareketi oldu. İzmir’de de benzeri olaylar oldu. Daha sonra (Yassıada Muhakemeleri sırasında)organizasyonun DP tarafından bir ajana yaptırıldığı halk gösterilerinin de önceden planlandığı ama yaygınlaşmasına engel olunamadığı anlaşılacaktı. “Cumhurbaşkanı : Bu facia ve rezaletin hiçbir gerekçesi olamaz! Bu gençlik işi değildir!Böyle protesto olmaz bu devlete indirilmek istenen bir darbedir! Tasarlanıp hazırlanıp ortaya. çıkmıştır.[6]” Fakat Menderes bu düşüncenin tam zıttı bir düşünceyi savunuyordu ona göre bu olayların çıkma nedeni dış güçlerdi ve istekleri ülkenin bölünmez bütünlüğünü parçalamaktı. “Olayların Türk eseri olmadığını bütün dünyaya kanıtlamalıyız. Türkleri çekemeyenler ülkenin birliğine kast etmişlerdir maksatları açıktır; 24 milyon Türk’e kıymak! Milli beraberliğimizi muhafazaya mecburuz.[7]” İzmir ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi ve olayların sorumluluğu komünistlere yıkıldı. Hükümetten yalnız içişleri bakanı Namık Gedik istifa etmekle yetindi. İşte DP’nin 4. büyük kongresinin ve fırtınalı meclis grubu toplantısının öncesinde bu olaylar yer almıştı.

Menderes zamanı Türkiye’de önemli bir gündem maddesi olan hatta hala önemli bir sorun olan Kıbrıs konusuna ayrıntılı şekilde değinelim.

Türk Dış Politikası’nda Türk-Yunan İlişkileri ve İç Politika Kaygısı Türkiye bakımından konuya bakıldığında Kıbrıs ile bozulmaya başlayan Türk-Yunan uyuşmazlığının ulusal hükümetlere bir iç politika beklentisini gerçekleştirme olanağı vermesinin ilk örneklerinde 1950’lerin ortalarına doğru rastlamaktayız.

1954 seçimlerine değin ülkenin hızlı bir demokratikleşme ve kalkınma hamlesi içerisine girdiği görüntüsünü veren ve daha önceki tek parti/CHP hükümetlerinin yaratmış olduğu ekonomik kaynaklardan da yararlanarak bazı alanlarda başarılı sonuçlar elde eden Demokrat Parti’nin 1950’lerin ikinci yarısına doğru giderek daha totaliter bir yönetim sergilemeye başlaması ve ekonomik sorunları çözmede yetersiz kaldığının ortaya çıkması Demokrat Parti karşıtı muhalefetin güçlenmesine olanak verirken hükümetin saygınlığı da giderek azalmaya başlamıştır.Böylece Demokrat Parti parlamentodaki çoğunluğuna karşın hızla kamuoyu desteğini kaybetmeye başlamıştır.

1950’lerin ikinci yarısı başlarken Kıbrıs konusunda kamuoyunun sergilediği duyarlılık ve Yunanistan’ın konuyu uluslar arası platforma taşıma uğraşı Demokrat Parti’ye kamuoyunda kaybettiği saygınlığı yeniden kazanma ve içeride muhalefet tarafından oluşturulan yoğun baskıdan kurtulma olanağı vermiştir. “Demokrat Parti yöneticileri içteki baskıdan kurtulmak umuduyla sıkıntıya düşen her hükümetin artık klasikleşmiş bir tedbirine başvurmayı denediler.Sıkıntısını unutturmak için halkın artık klasikleşmiş bir tedbirine başvurmayı denediler.Sıkıntısını unutturmak için halkın dikkatini kendi d ışındaki bir olaya çekmek gerekiyordu.Bu sırada çetrefilleşmeye başlayan Kıbrıs meselesi iktidara bu imkanı sağladı.Yoğun bir propaganda ile bütün dikkatler Kıbrıs’a çevrildi ve adanın istikbali başlıca milli davamız haline getirildi.Fakat acı bir tecelli ile Kıbrıs iç politikayı unutturacağına kısa zamanda ve aniden başlıca iç meselemiz haline geldi.[8]”

Demokrat Parti’nin Kıbrıs konusuyla ilgilenmeye başlaması ve bunu bir ulusal dava olarak görmeye başlaması gerçekten ani olmuş ve tüm kamuoyunda genel bir kabul görmüştür.1954-55 yıllarına değin Demokrat Parti hükümeti Kıbrıs Türk toplumunun adanın Yunanistan’a bağlanması tehlikesi karşısında sesini yükseltmesine ve bu duruma Türkiye’de kamuoyunun ve basının duyarlılık göstermesine rağmen sessizliğini korumuştur.1950 Ocak ayında yaptığı bir açıklamada Dışişleri Bakanı N. Sadak; “Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur.Buna hayli zaman önce gazetecilere açıkça söylemiştim.Çünkü Kıbrıs bugün İngiltere’nin hakimiyeti ve idaresi altındadır ve İngiltere’nin Kıbrıs’ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz tamdır.Kıbrıs’ta yapılan hareketler ne olursa olsun ve bunları yapanlar kim olursa olsun İngiltere Hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir.Bu böyle olunca gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar gereksiz yere yoruluyorlar[9]” demiştir.

1954 yılına gelindiğinde ise F.Köprülü “Dost ve bağlaşık Yunanistan’ın devlet adamlarıyla yapılan görüşmelerde Kıbrıs üzerinde herhangi bir görüş alışverişi yapılmış değildir.Bunun nedeni Türkiye’nin Kıbrıs sorunu diye bir sorun varolmadığı görüşünde bulunması ve Kıbrıs halen İngiltere’ye ait olduğuna göre bu ada hakkında Yunanistan’la konuşmalar yapılmasının uygun olmamasıdır.Biz adanın bugünkü statüsünde bir değişiklik yapılması gereğine inanmış değiliz[10]” demiştir.

Demokrat Parti’nin uzun süre Kıbrıs konusuna soğuk bakmasında her şeye rağmen Yunanistan2la olan ilişkilerini korumak isteğinin ağır bastığı görülmektedir.Resmi olmayan bir görüşmeye tanık olan N.Vergin’in anlattığına göre; F.Köprülü Yunan Dışişleri Bakanı j.Politis’e; “Birden bire ortaya bir Kıbrıs sorunu çıkarmaktasınız.Sizden rica ediyoruz bunu yapmayın.Sizden Atatürk ve Venizelos’un büyük ızdıraplar büyük çatışmalar bahasına tarihi yenerek kurdukları Türk-Yunan dostluğu adına yalvarıyorum vazgeçin yoktan ortaya çıkan bir Kıbrıs sorunu çıkarmaktan.Çıkarırsanız bizi karşınızda bulacaksınız.Türkiye bu izni size asla vermeyecektir.” diyerek Türkiye’nin iki ülke arasında bir sorun yaratılmasından duymuş olduğu endişeleri belirtmiştir[11].

Yunanistan’ın Kıbrıs konusunu BM Genel Kurulu’na götürmesi ve Genel Kurulun konuyu görüşmemeye karar vermesinin ardından Türkiye’de siyasi iktidar bu kararı Kıbrıs konusunun kapanması şeklinde yorumlamıştır.Aralık 1954’te A.Menderes yapmış olduğu açıklamada; “Bu sorun kapandığı için artık müttefikimiz Yunanistan’la dostluğun gölgelenmemesine dikkat ve özen göstermek zamanı gelmiş bulunuyor” demiş ve iki ülke arasında ilişkilerin güçlendirilmesi konusunda samimi dileklerini açıklamıştır[12].

1955 yılında Demokrat Parti Kıbrıs konusunda ulusal kamuoyunun duyarlılığını dikkate alan atak bir politika izlemeye başlayarak; muhalefet partileri karşısında bir üstünlük arayışına girmiş ve kamuoyunun desteğini kazanmaya çalışmıştır.İç politikada karşılaşılan sorunlar ulusal kamuoyu ve basında yer alan Kıbrıs Türklerine ilişkin yorum ve haberler DP hükümetinin tek başına üstünlük kazanmasını engellemiştir.DP hükümetinin Kıbrıs konusunda daha atak bir politika izlemeye başlaması basın ve kamuoyunun isteklerine uygun olduğu gibi muhalefet partileri de ulusal nitelik kazanmaya başlayan bir konuda hükümetten ayrı bir yaklaşım içerisinde olmadıklarını göstermeye çalışmışlardır.

Demokrat Parti’nin Kıbrıs konusunda politika değiştirmesinin iç politikada iktidar/muhalefet ilişkilerine yansımasını M.Toker şu şekilde anlatmaktadır: “...Memleket bir baştan ötekine Kıbrıs’la meşgulken iç politika çekişmelerine devam etmek hiç iyi karşılanmayacaktı.Bunu düşünen İsmet Paşa ve Osman Bölükbaşı aynı gün birer demeç verdiler ve Kıbrıs işinin bütün Türk milletinin malı olduğunu Londra Konferansı devam ederken iç politikanın havasının Kıbrıs’la dolu bulunması gerektiğini söylediler.Onlar bunu yaparken iktidar Kıbrıs konusunu muhalefete hücum için istismar etmenin planını tertipliyordu...”

Demokrat Parti’nin Kıbrıs konusundaki kamuoyu ve basının ulusçu yaklaşımlarını dikkate alarak hükümetin saygınlığını arttırmaya çalışması hükümeti daha güç durumlara sürüklemiş ve Türk-Yunan ilişkilerinde sarsıntılara yol açmıştır.6-7 Eylül olayları ve bu olaylar sırasında Demokrat Parti hükümetinin tutumu hükümete saygınlık kazandırmadığı gibi kamuoyu basın ve muhalefetin yoğun tepkisini çekmiştir.Türk kamuoyu artık Kıbrıs meselesini ulusal bir dava olarak benimsemişti. Yurdun her köşesinden özellikle geçlik kurumlarında Ankara’ya telgraflar yağıyor gösteri yürüyüşü yapmak miting düzenlemek için başvurmalar birbirini kovalıyordu. Fatin Rüştü Zorlu meydan toplantısı isteklerinin hepsini geri çeviriyordu. Sokaklarda çıkıp bağırmakla aşırı isteklerde bulunmakla Londra da savunacağımız tezin ciddiliğine gölge düşürebilirdik.

Ne var ki Kıbrıs mitinglerini önlemek kolay olmuyordu. Halk oyu bir kısım basının yayınlarıyla coşturulmuştu. Bir takım tatlı su kahramanları ‘Ya Kıbrıs ya ölüm’ ‘Savaş isteriz’’Yeşil Ada kızıl olamaz’... gibi ucuz sloganlar ortaya koyarak Kıbrıs işinin daha o günlerde kanlı olaylara gebe olduğunu gösteriyorlardı.

Gazete manşetlerine çıkan beyanatında Menderes: ‘Yunanlılar Polatlı önlerinde ne arıyorlardı? Tarihten ders almadılar mı? Gerekirse yine derslerini veririz’ diyor ilk kıvılcımları görülmeye başlayan yangına körükle gidiyordu. Bu sözler o günkü heyecanlı havaya belki yaramıştı ama Londra’ya gitmekte olan heyetimizin işini güçleştirmişti[13].

6-7 Eylül olayları Demokrat Parti hükümetinin dönemi koşullarını tam olarak kavrayamadığı açıktır. Nitekim Londra Konferansı sürerken Türkiye’nin İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerinde özellikle Rum/Yunan azınlıklarına yöneltilen yağma ve şiddet hareketleri hükümeti şaşkınlığa sürüklemiştir.”Çok güç bir felaket İstanbul’un başına çöktü. Her taraf binlerce öfkeli insanla dolmuş. Nereden geldiği ve nereden çıktığı belli olmayan birtakım insanlar ellerindeki aletlerle İstiklal Caddesini dolduran bütün mağazaları yerle bir ettiler. Can ve mal güvenliği kalmadı![14]”

6-7 Eylül olaylarıyla ilgili Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü: “...önce olayların sorumluluğunu muhalefete yüklemeyi denedi fakat meclis buna iltifat etmedi...Bunun üzerine Köprülü meşhur açıklamasını yaptı: Hükümet olaylardan haberdardı!..Evet hükümet olaylardan saldırılardan haberdardı fakat zamanını öğrenememişti.Ondan dolayı da İstanbul ve İzmir aniden parlayan yangınla yıkılıp yakılmıştı.[15]”

Vatandaş ve yabancı İstanbul ve İzmir sakinlerinin emniyeti korunmamıştır.İşte vukuat ile bu yakın mesuliyet ilişiği olan ve hatta ağır suçlusu olması muhtemel bulunan Bay Menderes’in tahkikate amir ve hakim bulunması katı olarak anormal tehlikeli derecede yanlış bir yoldur. 6–7 Eylül vukuatından vahim surette mesul olan Adnan Menderes’in Ayrılması lazımdır.

Demokrat Parti hükümetinin Kıbrıs konusundaki politikasında ani değişikliğe giderek kamuoyunun duyarlılığını dikkate alması hatta bu duyarlılığı daha da kamçılaması sonucunda elde etmek istediklerinin tersi sonuçlar ortaya çıkmıştır.Türk ulusal kamuoyunun Demokrat Parti hükümetine olan destek ve güvenini arttıracağı düşüncesiyle davranmak sonuçta hükümetin saygınlığını daha da kaybetmesine yol açmış ve basının kamuoyunun ve özellikle muhalefetin hükümete sert eleştiriler yönlendirmesine olanak vermiştir.

1954-57 döneminde ekonomik sıkıntıların baş göstermesi nedeniyle iktidarı yitirmek endişesine kapılan DP muhalefete karşı sertleşmeye başladı. DP’nin diğer partilerin toplamından daha az halk desteği bulabildiği 1957 genel seçimlerinden sonra bu eğilim tırmanarak devam etmiştir.Uygulanan çoğunluk sisteminin sonucu olarakDP yine de millet vekillerinin üçte ikisinden fazla kazanmıştı. Meclis içindeki bu abartmalı üstünlük onlara muhalefeti engelleyebilecekleri sanısını vermişti.Yeni dönemin hemen başında TBMM içtüzüğünde yapılan değişiklikler böyle bir amaca hizmet etmektedir. Milletvekillerinin denetim olanakları kısılmış dokunulmazlıklarının kaldırılması kolaylaşmış onlara verilebilecek cezalar arttırılmıştır.

1958 yılının başlarında Samet Kuşçu adlı birinin ihbarıyla dokuz subay tutuklaması yapıldı. Bunların askeri bir hükümet darbesi olduğu iddia ediliyordu. Fakat böyle bir cuntanın varlığı kanıtlanamadığı için muhbir iftiradan mahkum oldu. Oysa 27 Mayıs’tan sonra ihbarın doğruluğu anlaşılacaktı.

1958 yılı içinde ekonomik bunalım yoğunlaştı. Bir çok mallar bulunmaz oldu kuyruklar ve karaborsa doğdu. Fiyat artışları birbirini kovaladı. Başbakan o ilkbaharda ticari ilişkileri geliştirmek umuduyla bir Uzak Doğu gezisi yaptı; fakat elde edilen sonuçlar çekilen sıkıntıların üstesinden gelmekte etkisiz kaldı.

DP dış politikada bloklar arası soğuk savaşı körükleyerekTürkiye’ye yapılan Batı yardımını çoğaltmayı amaçlıyordu. Bu uğurda az kalsın ülkeyi sıcak savaşa da sürükleyecekti. 1958 Temmuz ayında Irak’ta devrim olunca Türkiye’nin fiili müdahalesini ABD önledi. Bu olayda belki psikolojik bir faktörde vardı. DP iktidarı kendisinin de bir askeri darbeyle devrilmesinden korkuyordu.

1957 seçimlerinden engellenen muhalefetin güç birliği1958 güz sonunda partiler arası birleşmelerle gerçekleştirildi. Ekim ayında Türkiye Köylü Partisi Cumhuriyetçi Millet PartisineKasımda da Hürriyet Partisi CHP ye katıldı( CMP CKMP oldu; CHP’nin adı değişmedi.) 1959 Ocak ortalarında toplanan CHP 14.Kurultayı bir ‘İlk Hedefler Beyannamesi’ kabul etti. Sağlanmak istenen güç birliği platformu şu on amaçla tanınmıştır:

“1)Partizanlığın kaldırılması 2)İkinci Meclisin kurulması 3)Seçim güvenliği 4) Anayasa Mahkemesi 5)Yüksek Hakimler Kurulu 6)Memurların mahkemeye başvurma haklarının tanınması 7)Basın özgürlüğünün Anayasa güvencesine alınması 8)Üniversite özerkliği 9)Yüksek İktisat Şurası kurulması 10)Sosyal Adalet kavramının Anayasaya girmesi.[16]”

DP’nin güç birliğine yanıtıVatan Cephesini kurmak oldu. Yine 1959 Ocak ayı içinde ülke çapında örgütlenmeye başlayan Vatan Cephesi Ocakları sistemiyle iktidara partinin verebileceğinden daha geniş bir taban bulmaya çalıştı.Vatan Cephesine katılanların adları teker teker radyoda okunarak teşvik ediliyorbelli konumdaki kişiler ve kesimle bu ocaklara yazılmaya zorlanıyordu.

DP hükümeti başlangıçtahala bir İngiliz sömürgesi olmaya devam eden Kıbrıs’ın Rumlarla Türklerin nüfus oranına veya arazi mülkiyeti sahipliğine göre Yunanistan’la paylaşılmasından yanaydı. Giderek bu tez yerine Türk halkına özel haklar tayin etmek ya da ayrı ayrı güvencelenmesini öngören bir bağımsızlık statüsünü benimsedi.Türkiye ve Yunanistan hükümetleri 1959 Şubatında Zürich’te bu ilkeler üzerinde anlaştıktan sonra Londra’da kesin bir anlaşma imzalamayı kararlaştırdılar.Başkan Menderes’in başkanlığındaki Türk delegasyonunu taşıyan uçak Londra’nın güneyinde sis yüzünden kazaya uğradı. Bir çoklarının öldüğü yada ağır yaralandığı bu kazayı Menderes çok hafif atlattı. Yattığı klinikte kazadan iki gün sonra 19 Şubatta anlaşmayı imzaladı. Bu olay iktidar muhalefet ilişkisine geçici bir yumuşama getirdi ve halk arasındaMenderes’i Allah’ın esirgediği düşüncesi yayıldı.

Fakat İnönü’nün Nisanda yaptığı Ege gezisi büyük çalışmalara yol açtı.Bir yanda polis ve DP militanlarıyla öte yandan muhalefet önderini büyük bir coşkuyla karşılayan halk arasında ciddi arbedeler oldu. Uşak’ta İnönü taşlandı. İzmir’de katılacağı parti kongreleri yasaklandı. Verdiği demeçler hakkında yayın yasağı kondu.İstanbul’a dönüşünde de Topkapı’da İnönü’ye öldürme kastıyla saldırıldı. Mayısta gezi olaylarının TBMM ‘de tartışılması bu sefer milletvekillerinin dövüşüp sövüşmelerine vardı.

1959 yaz sonunda DP iktidarı Türk Lirasının on bir yıldır sabit tutulan dış değerini düşürmek zorunda kaldı. Batıdan borç erteleme ve yeni kredi taleplerimize karşılık Şart koşulan bir dizi istikrar önlemleri alındı.4 Ağustosta yapılan devalüasyon sonucu; Bir Amerikan daları 2.80 den 9 liraya çıktı. Son yıllarda enflasyon yüzde yirmiye doğru tırmanmaya başlamıştı.1970’li ve 80’li yıllarda yaşanan yüksek enflasyon yanında bu oran masum kalmakla birlikte o vakte kadar böyle bir şeye alışılmadığı için kamuoyunda tepki görmüştür. Zamlar değişmez gelirlileri dehşete düşürüyordu. Dış alım kısıldığı içim tıraş bıçağından kahveye kadar bir çok tüketim malı bulunmamaktaydı. Ekonomik durumun böyle gitgide bozulması muhalefeti güçlendirdi. CHP erken seçim istemeye başladı.

1960 yılına girildiğindeİktidar muhalefeti ihtilal kışkırtıcılığıyla muhalefetse iktidarı istibdat idaresi kurmuş olmakla suçluyordu. CHP önderinin yurt gezilerinde durmadan olay çıkmaktaydı. 15 Martta Güney Kore diktatörü Syngman Rhee’ye karşı ayaklanmaların başlamasını basın örnek alınması gereken bir davranışmış gibi kamuoyuna yansıttı. İlkbaharda gerginlik daha da arttı.

DP Meclis Grubu Nisan ayı ortalarında CHP’nin yasadışı yöntemlerle siyasal mücadele yaptığını bir kısım basının da onu bu yolda desteklediğini ileri sürerek 15 kişilik bir soruşturma kurulu oluşturulmasını kararlaştırdı. Bu konuda hazırlanan önerge TBMM’ce hemen kabul edildi. Meclis görüşmeleri sırasın İnönü iktidarı sert bir dille uyardı ve şöyle demişti”Eğer bir idare insan haklarını tanımazbaskı rejimi kurarsao memlekette ihtilal behemehal olur. Böyle bir ihtilal dışımızda bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devan ederseniz ben de sizi kurtaramam. Şimdi arkadaşlar şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal temel bir haktır. İhtilal milli bir hak olarak kullanılacaktır.[17]”Fakat dönemde bu sözler basına yansımadı . Çünkü kurulan Tahkikat Komisyonu hemen her türlü siyasal faaliyetin yanı sıra kuruluşuna ilişkin meclis görüşmelerinin yayını dahil kendi çalışmasıyla ilgili haber ve yorumları da yasaklamıştı.Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu seslerin ortak yönü ise DP ye tepkiydi!

1959 sonunda Demokrat Parti artık yoktur denilebilir. Daha doğrusu 1959’dan sonra her geçen gün Demokrat Partiyi her an biraz daha yıpratıyor halsizleştiriyordu. Son artık görünmüştü Çünkü çanlar artık Demokrat Parti için çalmaz. Ve artık çarklar Demokrat Parti hükümranlığı için işlemez. Gerçi Bayar değilse bile Menderes her gittiği yerde daha yoğun kalabalıklarla karşılanır. Arabasının daldığı yerde insanlar bir salkım gibi onun kollarına bacaklarına sarılıp eliniayağını yüzünü gözünü öperler. Alkışlar yaşa! Sesleri gökyüzünü çınlatır. “Menderes halk için bayrak gibi selamlanan ardından koşulan bir şeydi!Onun için felaketin ortasında bile yüzünü görür görmez her şeyi unutuyor onun füsununun cazibesine kapılarak peşi sıra koşmaya başlıyordu.O gün halk gece olup bitenden hükümeti sorumlu görüyordu ama Menderes’i sanki hükümet başkanı o değilmiş gibi asla hayır asla kusurlu görmüyordu.Halkın gözünde sanki hükümet başka şey Menderes başka şeydi![18].” Ama ne var ki kalabalık demek şuur ve idrak demek değildir.

Evet 1959’dan itibaren Menderesin ve iktidarının etrafında ağlar gittikçe örülür gittikçe yoğunlaşır.

Zaten daha 1954 seçimlerinden beri Demokrat Parti ve liderleri muhalefetin gücünü Meclisteki mebus sayısına göre değerlendirmek ve arkada henüz ayakta duran fakat seçim kanunu yüzünden değerlendirilemeyen Demokrat Parti oylarına göre pek de farklı olmayan durumu iyice değerlendirememekle hatalar içine batmışlardı. Bu seçimlerden sonra ve eğer doğruysa Celal Bayar Çankaya’da kabine ve D.P idareci üyelerine “artık ince demokrasiye paydos demiştir.[19]” .Böyle bir yol gösterilmişe hatalı bir rehberliğe düşülmüştür. Ve aslında işler daha 1954 seçimlerinde keskinleşmeye başlamıştır.

Parti grubunda 1955 kasım buhranın iyi değerlendirilememesi ve iktidarda bir nöbet değişikliğine gidilmemesi parti içi birliği de bozmuştur. “Yavaş yavaş DP kervanından ayrılmalar uzaklaşmalar küskünlükler kavgalar kervan bir taraftan yürüyecek bir taraftan da bünyesinde büyük değerler kaybederek 27 Mayıs’ın eşiğine hasta hasta gelecektir.Kervan yürüyordu fakat ne çare ki kayıplar arttıkça güvensizlik çekememezlik kıskançlık gibi hastalıklar bünyeye doğru sirayet ediyordu.[20]” İdealistleridava adamlarını birbirinden ölüm bile ayıramazinancının yerine” Memleketin büyük menfaati uğruna icap ederse en yakın arkadaşları bile feda etmek lazımdır” görüşü hakim oldu. Ondan sonra kıran kırana bir iktidar ve muhalefet kavgası çok partili Meclisi bir gladyatör arenası haline getirdi. Nihayet 1958 temmuzunda Bağdat ihtilalinin yarattığı ve Menderes’in ihtilal sözlerini kürsülere getirişi memleketi daha da gerginleştirdi. İşte böyle bir zamandahalk partisi 14. kurultayında sloganlarını ilan etmiştir. Ve bunların hepsi iktidara gelirken çoğunu Demokrat Partinin de savunduğu normal ve demokratik sloganlardır.

Buna rağmen memlekette bir taraftan yollar yapılır fabrikalar kurulur barajlar iskeleler inşa edilip ticarette gelişme bankalarda mevduat artışı kaydedilirken siyasi hava gittikçe gerginleşir. Hele liderler gittikçe sinirlenirler.

İhtilale ve şartlarına doğru ilerlerken yaygın bir görüşü de belirtmek gerekir “eğer İsmet Paşa bu kadar sert insafsız ve muhalefet bu kadar kırıcı olsaydı iktidar öylesine kendini kaybetmezdi. İhtilal de olmazdı. Yani aslında ihtilali besleyen İsmet Paşa ve muhalefetidir!” Bu kanaat yalnızca Demokrat parti saflarında yada üyelerinde değil bazı partisiz vatandaşlarda bile yaygındı. Bu görüş aradan yıllar geçmesine rağmen çoğu kişi tarafın hala savunulur.

Bu sıralarda İnönü sanki ülkede yaşamıyormuşçasına düşünceler içinceydi ona göre; değil ihtilale gitmek değil demokrasiyi devirerek diktatör olmak hatta ihtilalin arifesinde bile ve yeni seçimlere gitmek seçim gününü ilan etmek şartıyla Menderes kabinesinin istifasına dahi lüzum olmadığını haber vermiştir. Bu şartlarda Menderes’i mecliste dahi destekleyeceğini belirtmiştir.

1958 yılında başlamak üzere Menderesin ağzından ihtilal sözcüğü eksik olmuyordu. Menderesin ağzından ilk önce 6 Eylül 1958’deki Balıkesir nutkuyla ortaya çıktı 21 Eylül nutkuyla devam etti ve bu sözü sık kullandığı kelimeler arasına almıştı bile. Ondan sonra Menderes ve yakın çevresi bu ihtilal fobisinden hiçbir zaman kurtulamadılar. Oysa o tarihte Türkiye’de bazı gayretler ve şekilleşmeler olmakla beraber bu sözlerin kapsamına uygun tam ihtilalci ve ihtilal nüne ve teşkilatı bulunmadığını da biliyoruz. İsmet Paşa ve partisine gelince az önce belirttiğimiz gibi onlar o devrede ihtilal değil yeni bir seçim ve 14. Kongrelerinde sloganlar peşindeydiler.

1959 yıllarında Türkiye’de ki ordu ihtilal hakkında pek bir bilgi sahibi değildi bunun nedeni de daha önce bir ihtilal olmamasıydı. Bu sebepten dolayı da ordu tedirgindi. Türkiye de ordu tedirginliği de önemlidir önemli sonuçlar verir. İhtilalci ve ihtilal kastını açmak gerekirse;ihtilal bir aksiyondur . İhtilalci bu aksiyona kendini veren bunun içinde hem kendi veren bunun için de hem kendi ruhunda hem kendi çevresinde teşkilatlanan adamdır. Örgüt ise evvela bir fikir sonra bu fikir etrafında karar birliği ve bu kara birliğine uyan bir hareket planı ve bütün bunların üstünde de bir merkez ve nihayet bir lider demektir. Bu dönemlere dönüldüğünde göze çarpıyor ki ilk ihtilalciler tek bir lider ve tek bir merkez etrafında harekete gelmiş değildirler. Ama gene görünüyor ki orduda şikayet ve tedirginlik yaygındı. Diğer şartlar arasında ordunun ihmal edildiği iktidarın siyasi mücadeleyi kötüye götürdüğü ve memleketin iyi yolda yürümediği üzerinde görüşler vardır. Hatta denebilir ki ne kadar uyanık kurmay ne kadar hareketli subay çevresi varsa onlardan hemen hepsinde birtakım şikayet sesleriyle birtakım hareket veya örgütlenme çabalarının belirmeye başlaması mümkündür. Ama elbette ki bunların hepsi harekete geçemezdi. Harekete geçebilmek için bilhassa merkezde olmak merkezde örgütlenmeye çalışmak yahut mesela kurmay akademisi gibi seçkin insanların toplandığı ve kendilerinden bir şeyler beklenebilecek olan güvenilir unsurların kaynaştığı yerlerde bulunmak şarttır. Bunun için de yüksek kumada kademesinde ve bütün bu işler için imza ve karar sahibi olabilecek insanlar bulunmalıydı. Ve öyle oldu.

Fakat ilk örgütlenme 1955 yılında olmuştur. Bu hareket o zaman basında 9 Subay Olayı olarak adlandırılmıştır. Şimdi emekli Korgeneral Faruk Güventürk bu hareketin önde gelen isimlerindendi. Ve aşağıdaki konunun kaynaklığını yapmıştır. 1955 yılında harp akademisinde Binbaşı Faruk Güventürk başkanlığında bir heyet kurulmuştur bu heyetin adı İhtilal Komitesidir. Amaçları memleketin kötü gidişine dur demek ve her an kötü sonuçlar doğurabilecek sonuçlara hazır olmaktı. Komite başkanı Faruk Güventürk konuşmasında şöyle belirtmiştir. ”Bu komite bir ihtilal komitesidir. Bunun sonunda baş verip baş almak vardır[21]”. İşte bu sözlerden de anlaşılacağı gibi ihtilalin ne derece önemli bir olgu olduğu acık şekilde görülmektedir.

Artık ordu bilinçli bir şekilde örgütleniyordu ama bu örgütlenme gizli bir şekilde ve tüm uç teşekküllerden ana bir merkeze olmak koşuluylaydı. Mesela Sezai Okan o zaman Ankara’da zırhlı tugay tank komutanıydı Osman Köksal kara kuvvetleri kumandanlığı kurmay şubesinin başındaydı. Bu isimler ihtilalin oluşmasında tabanda çok etkili isimler olacaktı Bu sırada Çankaya Reisicumhur Köşkü muhafız alayı kumandanlığında da genç subaylar süratle örgütlendirilmeye başlandı ve böyle bir çok kilit nokta bilinçlendirildi. Alparslan Türkeş Mustafa Kaplan Rıfat Baykal komiteye alınırlar. Bu gurupla beraber devamlı planlar ve çalışmalar sürer.

1959 yılı iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkiler açısından son derece gergin geçmişti. Bu gerginlik 1960'a girildiğinde bir türlü yumuşamak bilmediği gibi daha da sertleşmeye yüz tuttu. Bu dönemde ise iktidar/muhalefet partileri arasındaki ilişkilerde dış politikalarda genel bir birlikteliğin sürdürülmek istenmesi ve bu yönde çabaların genelde bütün siyasal partilerin desteğini toplaması ile Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler ve bu arada Kıbrıs sorunu iç politika tartışmalarında gündemde yer almamıştı. 7 nisan da DP Meclis Grubu bir bildiri yayımladı. Bildiride CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı halkı orduyu iktidara karsı ayaklanmaya kışkırttığı öne sürüldü. Bu bildirinin ardından DP Meclis Grubu TBMM Başkanlığı'na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi. Önerge 18 Nisan da Mecliste büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Yasaya göre bir Tahkikat Komisyonu oluşturulacak ve bu komisyon üç ay boyunca muhalefetin ve basının eylemlerini soruşturacaktı.

Öğrenci olayları tırmandı
Muhalefet ve basını soruşturmak için Tahkikat Komisyonu kurulması ülkede geniş yankı yaptı. Komisyon görevine baslar başlamaz Ankara ve İstanbul'da öğrenciler protesto gösterileri düzenlediler. 26 nisan da İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri baskıları protesto ederken 28 nisanda da öğrenciler merkez binada bir toplantı düzenlediler. Güvenlik güçlerinin toplantıya müdahale etmesiyle olay çıktı. Üniversite içinde başlayan çatışma Beyazıt Meydanı'na taştı. Buradaki çatışmada Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz aldığı bir kursun yarasıyla hayatini kaybetti. Olaylar nedeniyle Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi ve gece sokağa çıkma yasağı kondu ancak öğrencilerin gösterileri durmadı.

Parola ters tepti
30 Nisan da İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda düzenlenen protesto gösterileri sırasında Nedim Özpolat adli bir başka öğrenci hayatini kaybetti. 28-29 Nisan gösterilerinden sonra bu kez DP yönetimi 5 mayıs günü saat 5'te Ankara'da Kızılay Meydanı'nda bir gösteri düzenlemeye karar verdi. Buna göre iktidar partisine mensup gençler Kızılay Meydanı'nda Meclisten çıkıp Çankaya'ya gidecek olan Celal Bayar ve Adnan Menderes'i alkışlayıp destekleyeceklerdi. Ama iktidara karşı olan gençler de plandan haberdar oldular ve 555K (5'inci ayin 5'inci günü saat 5'te Kızılay Meydanı'nda) parolasını geniş bir öğrenci kitlesine duyurdular. 5 mayıs günü iktidara karsı olan gençler Kızılay'a akın ederken iktidarı destekleme amacıyla Kızılay'a gelen DP yanlışı gençler azınlıkta kaldı. Saat 6 civarında meydana gelen Bayar ve Menderes burada çok büyük protestolarla karşılaştı. Hatta bazı göstericiler Menderes'i tartakladılar. Menderes bir gazetecinin arabasına binerek meydandan güçlükle uzaklaştırıldı.

Harp Okulu'ndan ilk işaret
Ordu içinde de on yıllık DP iktidarına karşı alttan alta başlayan hareket protesto gösterileri sırasında kendini açıkça belli etmeye başlamıştı. Özellikle 29 nisan da ki gösteriler sırasındaki öğrenci-ordu dayanışması dikkat çekiciydi. Ankara'daki 5 mayıs gösterilerinden iki gün önce de Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e bir mektup göndermiş ve ülkenin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış için bazı önerilerde bulunmuştu.

21 mayıs ta bu kez Ankara'daki Harp Okulu öğrencileri iktidarı protesto için bir gösteri yürüyüşü düzenlediler. Artık ok yaydan çıkmıştı. Gerginlik doruktaydı. Bu arada Başbakan Menderes bir açıklama yaparak Tahkikat Komisyonu'nu başlangıçta üç ay olarak öngörülen çalışmalarını tamamladığını raporun yakında Meclise sunulacağını kamuoyuna duyurdu. Ancak bu açıklama darbecileri daha önce almış oldukları yönetime el koyma kararından vazgeçirmedi. Geniş bir kesim de ordunun yönetime el koymasını sabırsızlıkla bekliyordu. Ve yukarda da uzun zamandır hazırlıklarından bahsettiğimiz ordu artık sahneye çıktı.

Ve asker yönetime el koydu
Menderes'in Tahkikat Komisyonunun CHP hakkında verilen önerge hakkında ki çalışmalarını tamamladığını açıklamasından iki gün sonra 27 mayıs 1960'da başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel'in yaptığı ve Milli Birlik Komitesi adi altında toplanan bir subay grubu emirleri altındaki askeri birliklerle birlikte Ankara ve İstanbul'daki bazı önemli yerleri ele geçirdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime doğrudan el koyduğunu açıkladı. 27 mayıs sabahı Silahlı Kuvvetler adına radyodan yayınlanan bildiride "Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır" deniyordu.

Eskişehir’den dönmekte olan başbakan Adnan Menderes Kütahya yolunda tutuklanarak Ankara’ya getirildi. Daha sonra Celal Bayar hükümet üyeleri ve DPli milletvekilleriyle birlikte İstanbul’a oradan da Yassıada‘ya gönderildi.

24 Eylül 1960’da Yüksek Adalet Divanı kuruldu. Bir gün sonra Celal Bayar bel kemeriyle intihara kalkıştı. Bir subay tarafından kurtarıldı. Yüksek Adalet Divani 14 ekim de Yassıada'da çalışmalarına başladı. ilk dava Afgan kralının Celal Bayar'a hediye ettiği köpeğin hayvanat bahçesine satışıyla ilgili Köpek Davasıydı. Adnan Menderes'in ilk yargılandığı dava ise Ayhan Aydan'dan olduğu iddia edilen çocuğunu öldürttüğü hakkındaki Bebek Davası oldu. Ardından 17 dava daha açıldı: 6 -7 Eylül Olayları Davası Vinileks şirketi Davası Dolandırıcılık Davası Arsa Davası Ali İpar Davası Değirmen Davası Barbara Davası Örtülü Ödenek Davası Radyo Davası Topkapı Olayları Davası Çanakkale Olayı Davası Kayseri Olayı Davası Demokrat İzmir Davası Üniversite Olayları Davası İstimlak Davası Vatan Cephesi Davası Anayasa’nin İhlali Davası. 11 ay bir gün süren davalar 15 Eylül 1961'de sona erdi.

Bu süre içinde yargılanan Bayar Menderes Bakanlar Kurulu üyeleri DP milletvekilleri ve eski Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun'un da aralarında bulunduğu toplam 592 sanıktan 228'i hakkında idam cezası istendi. Toplam 202 oturum yapılırken binin üzerinde tanık dinlendi. DP'nin önde gelenlerinden 31 sanık ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken 418 sanığa altı ayla 20 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezaları verildi. 123 sanık beraat etti. Beş sanık hakkında dava düştü. 16 ay boyunca Yassıada'da kalan Adnan Menderes hakkında açılan 6 davadan birinde beraat ederken diğerlerinden mahkum edildi. Yüksek Adalet Divani Menderes'in de bulunduğu 15 kişiyi idama mahkum etti. MBK bunlardan sadece Adnan Menderes Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun kararlarını onayladı. 65 yasini geçmiş olan Bayar ile oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırılan öteki 11 sanığın cezaları ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü.

Yassıada'da son karar hükmünün okunmasının bittiği anda saatler 15.20'yi gösteriyordu. Kararların açıklanmasından sonra ölüm ve müebbed hapis cezasına çarptırılan hükümlüler ihtilalciler tarafından önceden hazırlanmış plan gereğince hücumbotlarla alelacele İmralı Adası'na gönderildiler. İmralı'ya yüzbaşı Erdoğan Argun kumandasındaki subay ve erlerin muhafazasında elleri arkadan kelepçeli olarak giden hükümlüler su isimlerden ibaretti: Celal Bayar Refik Koraltan Agah Erozan İbrahim Kirazoglu A. Hamdi Sancar Bahadır Dülger Emin Kalafat Baha Aksit Osman Kavrakoglu Zeki Erataman Rüştü Erdelhun Nusret Kirişçioğlu Fatin Rüştü Zorlu Hasan Polatkan Medeni Berk İzzet Akçal Celal Yardımcı Tevfik İleri Hüseyin Ortakçioğlu Selahattin İnan Cemal Tüzün Kemal Biberoğlu Selim Yatağan Enver Kaya Necati Çelim Murat Ali Ülgen Necmettin Önder Selami Dinçer Himmet Ölçmen Ethem Yetkiner Nuri Togay Muhlis Erdener Rauf Onursal Ekrem Anıt Hadi Tan Hilmi Dura Kemal Serdaroğlu Samet Ağaoğlu Kemal Aygün Sadık Erden Sezai Akdağ Resat Akşemsettinoğlu Vacit Asena Kemal Özer Mazlum Kayalar'dan oluşan grup kısa bir süre sonra İmralı'ya vasıl olmuşlardı.[22]

Yassıada Mahkeme Divanı'nin vermiş olduğu idam hükümleri onaylanmak için Ankara'ya Milli Birlik Komitesi'ne gönderilmişti. Komitede infazların yapılıp yapılmaması hakkında şiddetli tartışmalar meydana gelirken fikir ayrılıkları oluşmuştu. Komitedeki subayların bir kısmı Harp Okulu Komutanı ve Silahlı Kuvvetler Birliği Başkanı Talât Aydemir'in tehditlerinden çekinirlerken 'Gürsel'cilerle 'İnönü'cüler ayrı görüşler taşımaktaydılar. Yassıada'da verilen ölüm kararlarının adalet anlayışı diye bir şey yoktu. Ankara'daki komitenin üyeleri ne derse o olacaktı!.. Polatkan ve Zorlu'nun ölüm cezası 16 Eylül’de Menderes'in cezası ise kararın açıklanmasından bir gün önce intihar girişimin de bulunduğu için tedavisi tamamlandıktan sonar 17 Eylül de infaz edildi. Bu infazdan biraz önce bir asker vasıtasıyla Gıyaseddin Emre’ye gönderdiği mektup “Size dargın değilim sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde diyiniz ki Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 yıl evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiç bir sebep yok. ölüme kara-i metanetle gittiğimi silahların gölgesinde yasayan kahraman efendilerinize söyleyebilir misiniz? Sunu da söyleyeyim ki milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yinede 1950 de kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama simdi milletle el ele vererek Adnan Menderesin ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen merhametim sizinledir.[23]” Buradan da Menderes’in idamı kesinlikle hak etmediğini düşündüğünü ve yine de soğukkanlılığını koruyabildiğini görüyoruz.

Fakat bu infazın arkasındaki soru işaretleri uzun zaman boyunca cevap istedi. Adnan Menderes komadan çıkar çıkmaz sağlık kontrolünde sağlam raporu aldı. Rapor şöyle diyordu. “Adnan Menderes'in geçirmiş olduğu koma halinin tamamen ortadan kalkarak sıhhi durumunun iyileşmiş olup tamamen normale döndüğü müsade edilmiştir. İş bu rapor müştereken tanzim ve imza kılındı. 17 Eylül 1961.’’

Ve Türkiye Siyasi Tarihinde önemli rol oynamış ve Türkiye Siyasi Tarihinde derin izler bırakmış Başvekil Adnan Menderes’in sonu böyle olmuştur.

Benzer Konular:

___----____
__________________
Varsın solsun çiçeklerim
Ben ölmeyi de beklerim.
Yine de kesip atamam seni
Benim tatlı kanserim.
AlmorA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28-08-2007, 10:26 PM   #2 (permalink)
Mezarkabul

 
AlmorA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Bilgileri
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Kaf Dağının Ardında
Yaş: 33
Mesajlar: 28.228
Bahsedildi: 11 mesajda
Davet edildi: 4 konuda
Rep Durumu
Tecrübe Puanı: 1504
Rep Puanı: 30809
Rep Derecesi:
AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.AlmorA Çok ünlü.
Standart Kaynakça

[1] Bu konudan Celal Bayar “Başvekilim Menderes” isimli kitabında 53-54. sayfalarda bahsediyor.

[2] 10 Eylül 1973 Milliyet Gazetesi

[3] 10 Ağustos 1974 Milliyet Gazetesi (Bayar Yazıyor)

[4] Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” isimli kitabının18. sayfasında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[5] Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” kitabının 20. sayfasında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[6] Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” kitabında 454. sayfadan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[7] Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” kitabının 468. sayfadan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz..

[8] Cem Eroğul’un “Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi” adlı kitabının 108. sayfasında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz

[9] N.Güvenç’in “Kıbrıs Sorunu Yunanistan ve Türkiye” isimli kitabının 115. sayfasında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[10] Mehmet Gönlübol’un “Olaylarla Türk Dış Politikası” isimli kitabında sayfa 351 de ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[11] N.Güvenç’in “Kıbrıs Sorunu Yunanistan” 116-117. sayfalarda ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[12] Mehmet Gönlübol’un “Olaylarla Türk Dış Politikası” kitabında 352. sayfadan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[13] Mahmut Dikerdem’in “Orta Doğuda Devrim Yılları” isimli kitabında 127-128. sayfalarda ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[14] Mükerrem Sarol’un”Bilinmeyen Menderes” isimli kitabında 444. sayfadan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[15] Metin Toker’in “Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları” isimli kitabında 134-135. sayfalardan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[16] Türkiye Tarihi 4.cilt 118.sayfadan ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz(Çağdaş Türkiye 1908-1980)

[17] Türkiye Tarihi 4.cilt sayfa 183’te ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. (Çağdaş Türkiye 1908-1980)

[18] Dr. Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” kitabında .cildin 453.sayfasında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[19] Mükerrem Sarol’un” Bilinmeyen Menderes” kitabında 306. sayfada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[20] Mükerrem Sarol’un aynı kitabında 161. sayfada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[21] Şevket Süreyya Aydemir’in “Menderes’in Dramı” isimli kitabında 318. sayfada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[22] İmralı adasına gönderilen isimler Yeni Şafak Gazetesinin 27 Mayıs 1995 sayısında bulunmaktadır.

[23] Zafer Dergisi Ekim 1996 sayfa 14



__________________
Varsın solsun çiçeklerim
Ben ölmeyi de beklerim.
Yine de kesip atamam seni
Benim tatlı kanserim.
AlmorA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
adnan, donemi, menderes


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



WEZ Format +3. Şuan Saat: 03:06 PM.
"5651 Sayılı Kanun'un 8.Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine göre Forumumuzdaki Üyelerimiz, yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Forumumuzda bulunan bir içeriğin, kanunlara aykırı olduğunu veya yanıltıcı olduğunu düşünüyorsanız lütfen buradan ( kemalyanal@yahoo.com ) bize bildirin."
Protected by CBACK.de CrackerTracker

Add to Google Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits Add to Google
| Tags | Gizlilik Bildirimi | dC| Death Chasers Klan | Link Ekle | Sitemap | Link Ekle | GençMekan |

Search Engine Optimization by vBSEO 3.3.0